Sabahattin Ali - Bahtiyar Köpek
Sabahattin Ali - Bahtiyar Köpek
Sabahattin Ali genelde toplum ve devlet işleyişine karşı çıkan, yanlışlarını gözler önüne seren ve bu yüzden oluşan problemleri birebir yaşamışcasına halkın içinden anlatan bir yazardır. Sırça Köşk adlı hikaye kitabında ise benim çok dikkatimi çeken bir hikaye oldu. Bahtiyar köpek. Ben kitabın 5,6 tane hikayeden oluştuğunu düşünüyordum ilk aldığımda ama öyle değilmiş. Mesela bu bahtiyar köpek toplam 4 sayfa ama o kadar doyurucu bir hikaye ki 5 dakikalık bir okuma sonunda kendinizi dünya klasiği sayılacak bir romanı bitirdiğinizde üstünüze gelen o edebiyat açlığınızı giderme hissinizi size sadece 4 sayfada yaşatabiliyor. Sadece bu da değil diğer bütün hikayeleri bu şekilde. Aynı zamanda kitaba ismini veren ve masallar bölümünde yer alan Sırça Köşk’de 6 sayfalık bir masal ama betimlemeleri ve duyguyu veriş şekli o kadar mükemmel ki cidden Sabahattin Ali’nin ne kadar büyük bir yazar olduğunu ve yaklaşık bin kelimeyle size gerçekten bir şeyler anlatabilecek, hatta o bin kelimeyle sizin hayatınıza dokunabilecek bir yazar oluşunu fark ediyorsunuz. Ve böylesi bir insanın genç yaşında bir cinayete kurban gidişini, Kuyucaklı Yusuf dahil olmak üzere planladığı ve planlamadığı bir çok eserden mahrum kalmış olmanın üzüntüsünü yaşarken aynı zamanda da böyle bir yazarın ana dilinin türkçe olması ve çeviri gibi uğraşlara gerek kalmadan direk olarak birinci ağızdan bize aktarılmasının ne kadar büyük bir şans olduğunu da fark ediyorsunuz. Sabahattin Ali hakkında söylenecek daha çok fazla söz var ama ben hikayeye geçmek ve Sabahattin Ali hakkındaki düşüncelerimin tamamını başka bir yazıda paylaşmak istiyorum.
Hikayenin adı Bahtiyar Köpek. Hikayeye başlarken ‘’Niçin hep acı şeyler yazayım diyor ve yufka yürekli dostlarının bundan hoşlanmadığını söylüyor. Bu memlekette yüzü gülen bahtiyar olan hiç insan yok mu? diye de ekliyorlar. Sabahattin Ali’de ‘’hiç olmaz olur mu? Bahtiyar köpekler bile var diyerek cevap veriyor ve bahtiyar köpeğin hikayesini anlatmaya başlıyor. Ama sadece köpeğin hikayesini de anlatmıyor anekdotlarla ve delici cümlelerle öyle bir yazıyor ki vurucu olan kelimelerin altını bile çizemiyorsunuz. Çünkü vurucu olan cümleler yerine sade cümlelerin altını çizseniz daha az uğraşırsınız. Mesela oturduğu semtteki ağaçlardan bahsederken ‘’Her biri bir fakir çocuğun liseyi bitirinceye kadar okumasına yetecek masraflarla yetiştirilen bodur çamlar caddeye gölge vermese bile güzellik veriyor’’ diyerek yaşadığı semti betimlemeye başlar. Mahalleliyi ve çocukları öyle bir betimler ki kullandığı kelimelerin sihirli olduğuna inanası gelir insanın. Başka bir yazarın elinden çıkma bir yazı olsa bu ve aynı kelimeler ile aynı metin birebir kullanılmış olsa gözünüzün önüne çok başka bir görüntü gelebilir ama bence bu Sabahattin Ali sihiri. Mahalleliyi betimlerken de şu şekilde devam eder ‘’Her şey aydınlık her şey rahattır. Yalnız herkesin yüzünde garip bir can sıkıntısı ifadesi vardır. Elle tutulamayacak kadar ince asla yırtılamayacak kadar sağlam bir ağ halinde onları saran bu can sıkıntısı biraz dikkat edince kahkahalarda boş bir çınlama gözlerde soluk bir alakasızlık halinde kendini gösterir. Söyleyen de dinleyen de o an başka bir şey düşünüyor gibidir. Halbuki hiçbir şey düşünmezler. Ama bundan şikayetçi değillerdir hatta canlarının sıkıldığının bile farkında değildirler. Boş da olsa gülerler ve hayatlarından memnun olmasalar da hayatlarında bir değişiklik istemezler.’’ Bu şekilde o özenilen burjuvazi hayatın o lüks semtlerin aslında ne kadar yapma, ne kadar içi boş ve ne gereksiz bir israf olduğunu, orada yaşayan insanların da mahallelerinden bir farkı olmadığını, çünkü mahalleyi mahalle yapan şeyin ne gösterişli bodur çam ağaçları, ne bütün oyuncakları kimsenin ihtiyacı olmadığı için çalınmadan sapasağlam yerinde duran oyun parkları, ne de kapılarının önündeki her sene yenisi atılan asfaltın üstünde duran son model arabalar değil, o mahallede yaşayan insanlardır. Önce bu şekilde mahalleyi betimler bize Sabahattin Ali. Sonra da bahtiyar köpeğe gelir sıra. ‘’Açık kahverengi tüyleriyle uzun kulakları yerlere kadar sarkan ve yüksekliği bir karıştıran fazla olmayan köpek’’ diye anlatır. Bir de onun bakıcısını. ‘’Adam yürüyüşünü köpeğinkinden uydurmuştur. O biraz duraklayacak olsa kendisi de bekler. Köpeğin keyfi yerine gelip tekrar yürümeye başlayınca o da yürür.’’ Diyerek köpeğin bile hizmetçiden değerli olduğunu anlatır. ‘’Hayvan masum bir ihtiyacını gidermek için yolun kenarındaki ağaçlardan birinin dibine sokulunca on dönüm tarlayı bir günde yorulmadan çapalayacak kadar kuvvetli görünen uşak, efendisinin köpeği işini bitirinceye kadar hürmetle bekler.’’ Burada da müsriflikten bahseder mesela. Ne kadar çok işe yarayabilecek, topluma faydalı olabilecek, hatta o mahallelinin hepsinden daha fazla değer haketmesi gereken bir adamın toplumun şartlarından dolayı kendisi beş para etmez ama cüzdanı dolu insanların nasıl kölesi haline geldiğini apaçık anlatır. Hatta şöyle devam eder. ‘’Bu hırkalı köpek yoldan geçen başka köpeklerin hırlamasına cevap vermez. Hatta sahibi tarafından tasması çözülmüş irice bir köpek dövüşmek için bağıra bağıra yanına sokulsa üstüne atılmaya kalksa bile o aldırmadan yoluna gider. Onun yerine uşak işe karışır, bağırır tekme savurur. Saldıran köpekler birkaç tane olursa efendisinin köpeğini kucağına alır hırkasında tüylerinde tozlanmış kirlenmiş yerleri siler. Bu sıralarda gözlerinde hiç saklayamadığı bir korku vardır. köpek her tehlikeden uzak olduğuna emin aşağı doğru doğru bakar, yalanır, uzun tüylü kuyruğunu oynatırken uşak acaba hayvana bir şey oldu mu diye telaş içinde onun her tarafını yoklar.’’ Burada da o basit köpeğin, yani zenginler için bir oyuncaktan daha fazla bir şey ifade etmeyen hayvanın uşaktan hemde güçlü, kuvvetli, yakışıklı bir insandan daha değerli olduğunu anlatır.
Bir gün bu adamı kasapta görür. Kuzunun karaciğerini istiyor adamdan sonra da yakınıyordu uşak. ‘’Ne diye kuzunun karaciğerini ayrı satmazsınız aklım ermez. Bizim köpek akciğer yürek filan yemiyor. Karaciğeri de güzelce pişiririz de ondan sonra önüne koruz. İçine bir lokma akciğer katsak ağzına sürmez olduğu gibi bırakır. Midesine dokunuyormuş. Geçende muayeneye gelen baytar söyledi. Hayvan ama aklı eriyor köftesine biraz sığır eti karışsa onu bile anlıyor. Allah'ın işine akıl ermez.’’ Burası bence çok önemli. Burada uşağın da aslında mükemmel bir insan olabilecekken köpeği efendi gibi görecek kadar alçalmasına değiniyor. Köpeğin damak zevkini bile Allah’ın işine yoruyor ve bir şikayet, bir sitem olarak değil sanki bunu köpeğe mükemmel şekilde bahşedilmiş bir lütuf gibi algılayıp resmen köpeğe saygı duyuyor. Belki o eti kendisi bile yiyemiyor ama kendisinin yiyemediği yemeği köpeğe vermenin garip olduğunu bile düşünmüyor. Hatta hayran kalıyor neredeyse. Başka bir gün de uşağı elinde battaniyeye sarılı başka bir köpekle görüyor. Yanına gidip soruyor köpeğe birşey mi oldu diye. Adamın cevabı ise ‘’Yok Elhamdülillah birşeysi bugün üç beş kere öksürdü. Baharları hep olur ama hanım telaş etti. Hayvan hastanesine götürüp bir baktıracağım dedi’’ diyor. Değil birkaç kere öksürdü diye çocuğunu hastaneye götüren, çocuğunun kolu koptu diye o zamanlar hastane olmadığı için kocakarı ilaçlarıyla işini görmeye çalışan insanların olduğu bir memlekette bir köpeğin bu kadar yüceltilmiş olması çok sinir bozucu oluyor. Başka bir gün de uşağı elinde başka bir köpek ve yanında aynı kendisine benzeyen başka bir adamla görüp yanına gidiyor ve soruyor. ‘’Ne oldu köpeği mi değiştirdiniz?’’ diyor. Adam ‘’Hiç değiştirilir mi? İçeride, kulübesinde. Bak sesi geliyor.’’ diye cevap veriyor. ‘’Büyük köşkün biraz ötesinde bahçıvan kulübesi büyüklüğünde şık bir kulübe’’ olarak betimliyor köpeğin yuvasını. Havlama sesi geliyor köpeğin hayırdır havlamazdı diye soruyor. Dişi istiyor diye cevap veriyor uşak ve devam ediyor. ‘’Nefis bu, isteyince hayvan da olsa kendine hükmedemiyor. İyice huysuzlandı. Hanımefendi hemen otomobili baytara koşturdu ama dedim ya derdi buymuş. Hani bizimkine layığını da bulmak kolay olmadı. Bütün köşkleri dolaştım, ona göre olanını buluncaya kadar canım çıktı. Ama bak kendisine layık, soylu bir hayvan diyerek elindeki köpeği gösteriyor uşak.’’ Duruşu bile kibar diye de ekliyor. ‘’Bizim beyefendi arkadaşın beyefendisiyle konuştular diyor.’’ Burada arkadaştan kastı köpek mi yoksa uşak mı o da belli değil. Münasip gördüler bir ben oraya götüreceğim bir o buraya getirecek’’ diyor. Yani adamlar resmen köpeklere pezevenklik yapıyorlar. Uşak, gel bakalım birbirlerinden hazzedecekler mi? diye köpeği içeri götürüyor. Köpekte nazlı bir gelin gibi süzüle süzüle yürüyerek içeri giriyor. Sonunda da ekliyor Sabahattin Ali. Ah, ben köpekleri çok severim. Bütün canlı mahlukları, hayatı, güzelliği, saadeti severim. Bahtiyar bir köpek bile benim içimi sevinçle dolduruyor. Ben karanlık şeylerden bahsetmek için dünyaya gelmemişim. İçim tatlı, sıcak, neşeli şeyler anlatmak isteğiyle yanıyor. HELE CÜMLE ALEM BU KÖPEĞİN ONDA BİRİ KADAR RAHATA KAVUŞSUN, BAKIN BEN BİR DAHA ACI ŞEYLERDEN SÖZ AÇAR MIYIM?
Bu şekilde bitiriyor Sabahattin Ali hikayeyi. Belki de cidden Sabahattin Ali kötü, karamsar şeyler yazmak isteyen bir adam değildi. Ama bu dünyanın nasıl bir yer olduğunu gördükten sonra da günümüz piyasa yazarları gibi her şeyi güllük gülistanlık anlatacak kadar da karaktersiz bir adam değildi. Onu karamsar yazılar yazmaya iten kendi benliği veya içinden öyle geldiği için yazması değil yazılması gerekenin o oluşuydu. Belki o da diğer yazarlar gibi olsaydı çok daha uzun bir hayat yaşayacaktı, bir sürü ödül alacaktı, büyük paralar kazanacaktı. Ama Sabahattin Ali olmayacaktı.
05.04.2017
Oralet
05.04.2017
Oralet

Yorumlar
Yorum Gönder